TRUMAN DOKTRİNİ VE MARSHALL PLANI

Ayrıntılar

 

TRUMAN DOKTRİNİ VE MARSHALL PLANI

 Mehmet UNSAL

GİRİŞ

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafından Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirilip güçlenmelerini sağlamak amacıyla hazırlanan bir programdır. Savaştan sonra Avrupa ülkeleri, yıkılan ekonomiklerini onarmak için yoğun bir çabaya girmişlerdi. Bunun için gerekli olan makine sağlanabilirdi. Dolayısıyla bu ülkelerin tüm döviz ve altın rezervleri ABD’ye akmış ve büyük bir döviz darboğazı içine sürüklenmişlerdi.


Amerikan Dışişleri Bakanı George Marshall’ın 5 Haziran 1947’de Harvard Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmasındaki; “Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik bir çöküntü çok ciddidir ve bazı güçler, komünistler, bundan faydalanabilir” sözleri, bir süreci başlattı. Bu süreç ise Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 16 ülkenin 3 Nisan 1948’de imzaladıkları Ekonomik İşbirliği Yasası ile somutlaştı. “ABD’nin stok etmek istediği malların satışında kolaylık gösterilecek”, “Bağış olarak verilen Amerikan yardımları ancak ABD’nin rızası alınarak kullanılabilecektir” şeklinde maddeler içeren anlaşma, tarihe “Marshall Planı” olarak geçti. Marshall Planı, Avrupa ülkeleri arasında belli bir bütünleşmeyi öngördüğü için, katılan ülkelerin ekonomik bağımsızlıklarının bir ölçüde sınırlanmasını doğal olarak içeriyordu. Ancak, söz konusu Amerikan Yasası ile tek tek ülkelerin kabul etmek zorunda kaldığı yükümlülükler bu sınırlamayı çok daha ileri götürüyor ve ABD’ye ülkelerin ekonomi politikalarına müdahale etme olanağı sunuyordu.


ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa’ya programlı yardım yapılması önerisinde bulundu. Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri, yardımları karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve mali bağımsızlıklarını artıracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri almalarını ve aralarında yakın bir ilişki gerçekleştirmelerini istiyordu. Böylece Avrupa ülkelerinin ABD’ye bağımlılıkları da azalmış olacaktı. Zaten bu ortamda Avrupa ülkeleri aralarında gerekli işbirliğini gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC)’nü kurmuşlardı. 17 Batı Avrupa ülkesi her biri 1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayarak, ekonomisini toparlayarak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler alacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilecek ve aralarında uyum sağlanacaktı. Aslında bu koordinasyon, ABD’ye bir ölçüde üye ülkelerin ekonomik, para ve mali politikaları üzerinde denetim olanağı sağlıyordu. Peki, ABD bu Marshall Planı ile hangi amaçları güdüyordu? Marshall Planı’na baktığımızda Amerika’nın iki önemli hedef güttüğünü görüyoruz. 1917 Ekim Devrimiyle Sovyetler Birliğinin ortaya çıkmasının ardından, II. Dünya Savaşı’ndan sonra “Kızıl Çin”in ortaya çıkmasıyla dünyanın birçok bölgesi, hemen hemen bütün Asya, Kızıl bir renge boyanmıştı. Bu elbette Batı’yı, kapitalist dünyayı ürküttü batı buna karşı bir takım önlemler geliştirmeye yöneldi. Zaten sosyal devlet politikaları da böyle bir ortamdan çıktı. Dünya liderliğine oynayan Amerika Birleşik Devletleri, geliştirdiği önlemler çerçevesinde II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’yı yeniden kalkındırma ve böylece komünist bloğun batısında önemli bir kale haline getirme rolünü üstlendi. Amerika bu politikasını yalnızca Avrupa’da gütmedi, Japonya’da atom bombası kullanarak, II. Dünya Savaşı’nı sonlandırdıktan sonra, Sovyetlerin güneydoğusunda bir kale oluşturdu. ABD o kalede Japonya’ya yardım yaptı. Japon mallarının ABD’ye satılmasını zorunlu kıldı. Yeni planın birinci amacı, komünizmin yayılmasına karşı bir blok oluşturmaktı.


Planın ikinci amacı ise, Amerika’nın Avrupa’da güttüğü başka bir politikaya ilişkindir. Avrupa, ABD’yi birlik içerisinde kalkındırarak, Almanya’nın kapitalist dünyanın dengesini bozabilecek davranışlarda bulunmasını dengelemeye çalıştı. Çünkü; İngiltere ve Fransa kısmen karşı olsa da hep ABD’nin yanında yer almışlar, sivri çıkışlarda bulunmamışlardır. Oysa Almanya güçlendiği zaman farklı eğilimler gösterebilecek bir yapıya sahiptir. Ve bunun farkında olan ABD, Almanya’yı sıkıştırarak tüm Avrupa’yı kontrol altına almayı hedefledi. Aslında bu amaç Avrupa Onarım Programı (EuropeanRecovery Program) çerçevesinde Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak şeklinde görülüyordu. Diğer yandan Batı Avrupa, ABD’nin geleneksel bir piyasası durumundaydı. O bakımdan bu piyasayı yeniden canlandırmakla ihracat olanaklarını artırmayı umuyordu.



Avrupa Onarım Programı’nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD Avrupa’ya 11.4 milyar dolar yardım yaptı, bunun % 90’ı doğrudan hibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (% 24), Fransa (% 20), Federal Almanya (% 11) ve İtalya (% 10) idi. Az miktarda olmakla birlikte Türkiye’de bu yardımları almıştı. Marshall Programı, Amerikan yardımının sadece bir yönüydü. 1945’de başlayan Amerikan Yardımı 1955’e kadar 51 milyar doları buldu. Bu yardımlar tüm Batı Blokuna yapılan yardımları kapsar. Dört nokta “temeli başlayan ve 33 ülkeyi kapsayan Marshall Planı 1959 yılına gelindiğinde 72,5 milyar dolarlık bir yardım yapan program olmuştu.



ABD Dışişleri Bakanı G. Marshall bizzat kendi ifadesiyle Marshall Planı’nın hedefini kısaca şöyle özetliyordu: “Amacımız hür milletlerin kendi öz gayretleriyle daha çok üretim yapmalarını, daha çok yiyecek elde etmelerini sağlamak gayesine yönelmiştir.” Bu arada Marshall Planı, 1992’de “Güncel Güvenlik Yardımı” denen şeyle birleşince bu özelliği ile askeri bir niteliğe büründü. Bu bloklar arasındaki gerginliğin ne ölçüde olduğunu gösteriyordu.


Marshall Planı’nın uygulanması, Avrupalı devletlere, klasik liberal yöntemle ekonomilerini kalkındırmanın yollarını açtı; ekonomiye bir yük getiren güdümcülüğün ve planlamanın uzağında tuttu onları. ABD böyle, sefalet ve güvensizliğin sosyal karışıklıklara yol açıp kapitalist düzeni tehdit edeceği, giderek komünizme koyma olasılıklarının ortay çıkacağı ülkelerde, kendi ekonomik ve siyasal ilkelerinin zaferini sağlıyordu; her yönde özgür girişim uygulanmalıydı. Ayrıca bu yolla, satılmamış ürün stoklarını dağıtarak, kendi tarım sorununu bir ölçüde çözmüş oluyordu.


Öte yandan, planın yürütülmesinde gözetim, Amerikan otoritelerini, başka ülkelerin plan ve uygulamalarını denetlemelerinin kapısını açtı; hoşlarına gitmeyen her noktada da müdahalede bulundular, kendi görüşlerini dayattılar. Müdahale yalnız ekonomiyle sınırlı kalmadı, yardım edilen ülkelerin bütün politikasına yayıldı; çünkü şart koşulmuştu; Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal çıkarlarıyla uzlaşmaz olduğunda yardımdan vazgeçilecekti. Bu ise yardım alan ülkeleri, hükümetleri uysallığa çağırıyordu.


Son olarak, Stratejik maddelerin Doğu ülkelerine yollanmasına konulan yasaklar, Doğu ile Batı arasındaki ticaret ilişkilerini en aza indirdi ve Batı’nın Amerika Birleşik Devletlerine ekonomik bağımlılığını arttırdı.

 

TRUMAN DOKTRİNİ VE MARSHALL PLANI

A- TRUMAN DOKTRİNİ

 

1- Truman Doktrini’nin Nedenleri ve Amaçları

II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ile Türkiye arasında uluslar arası ilişkilerde benzerine az rastlanan sıkı ilişkiler ağı kurulmuştur. Truman Doktrini ile başladığı varsayılabilecek ilişkiler dizini Türk- Amerikan ilişkilerinin dönüm noktasını oluşturmuştur. Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, bu doktrini hazırlayan nedenler ve amaçlardır.[1]

II. Dünya Savaşı sonrasında, savaş süresince izlenmiş olduğu dış siyaset(tarafsızlık) nedeniyle yalnız kalan ve Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmacılığına karşı tek başına mücadele etmeye çalışan Türkiye, Sovyetler Birliği’nin Türk Boğazları konusunda giderek artan baskısı ve Rus yanlısı Sovyet Gürcistan’ının piyonluğuyla hak iddia edilen toprak talepleri[2] nedeniyle zor günler yaşamaya başlamıştır. II. Dünya Savaşına katılmamasına rağmen ekonomisi ağır tahribata uğrayan Türkiye, savaşın başından itibaren kendisine yönelik tehditler nedeniyle kuvvetli bir ordu oluşturmak ve bunu barındırmak zorunda kalmıştır. Ayrıca Sovyet Tehdidi nedeniyle ordunun mevcut teyakkuz haline devam ettirilmiş, bu da ülke ekonomisinin üzerine ağır bir yük getirmiştir. II. Dünya Savaşı’nın sonuçlanmasıyla Amerikan yardımının son bulması ve İngiltere’nin ağır ekonomik sorunları nedeniyle savaş öncesinden başlatıp devam ettirmekte olduğu yardımlara son verme zorunluluğu da Türkiye’yi ekonomik olarak zor bir duruma sokmuş ve uluslar arası arenada tek başına bırakmıştır.

Türkiye’nin ABD desteğini aradığı günlerde, İngiltere Hükümetinin büyük destek verdiği Yunanistan da komünizmin tehdidi altına girmiştir.[3] II. Dünya Savaşı sonrasında, savaş nedeniyle yerle bir olan Yunanistan’da seçim yapılmış ve bu seçimi sağcılar kazanmıştır. Bunun üzerine solcu komünist EAM örgütü, bu seçimi boykot etmiştir. Kralın ülkeye geri dönmesi hususundaki referandumu da sağcıların kazanması üzerine General Markos adındaki bir komünist liderin öncülüğünde Yunanistan’da bir ayaklanma çıkmıştır. Bu ayaklanmaya Yugoslavya, Bulgaristan ve Arnavutluk da karışınca, ayaklanma bir iç çatışmaya dönüşmüştür.[4]

1947 başlarına gelindiğinde, II. Dünya Savaşı’nda ağır darbeler yemiş olan ve ülke genelinde ağır kriz geçiren İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’a yapmakta olduğu askeri ve mali yardımı bu tarihten itibaren yapamayacağını açıklamıştır. Yunanistan’da konuşlanmış olan askeri birliklerini geri çekmeyi planladığını da açıklayan İngiltere, bu bölgedeki sorumluluğun bundan sonra Amerikan hükümetine düştüğünü iki ayrı nota ile ABD hükümetine bildirmiştir.[5]

II. Dünya Savaşı sonundan itibaren Sovyet Komünist propagandasının hızlı yayılması, ABD’yi dünyadaki çıkarlarına zarar getirebileceği düşünce ve endişesine sevk etmeye başlamıştır. Sovyet tehdidine karşı tek başına mücadele etmek zorunda kalan Türkiye’nin vahim durumu, Yunanistan’ın zor günleri ve en son İngiltere’nin mevcut konumu terk etme zorunluluğunu bildirmesi, ABD’nin bu doğrultuda 1947’den başlamak üzere Amerikan dış politikasının temel felsefesini komünizme karşı savaşmak olarak belirleyecektir. Başkan Truman’a göre Sovyetler Birliği’nin Yunanistan ve Türkiye’yi denetim altına alması halinde, Batı için hayati öneme sahip olan Ortadoğu bölgesi, Sovyet etkisi altına girecekti. ABD, bunu önlemek amacıyla Yunanistan ve Türkiye’ye ekonomik ve askeri yardım yapmakla kalmayıp takip edilecek yeni dış politika çerçevesinde Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasını devreye sokacaktır.[6]

2- Truman Doktrini’nin İlanı

Truman, dünyanın karşı karşıya kaldığı durumun ağırlığının, Kongre’nin birleşik oturumunda konuşulmasını gerekli kıldığını ifade ederek ilk sözlerine başlamıştır. Konuşmasında sonra Truman Doktrini olarak anılacak olan tarihi konuşmasında Başkan Truman; ABD Hükümeti’nin Yunanistan Hükümeti’nden acil bir mali yardım başvuru aldığını, Yunanistan’daki Amerikan Ekonomik Misyonu ve ABD Büyükelçisi’nin raporlarından, Yunanistan’ın özgür bir ülke olarak kalabilmesi için söz konusu yardımın gerekli olduğunun anlaşıldığını ifade etmiştir.

Yunanistan’a ilişkin cümlelerini bitirdikten sonra Truman, Yunanistan’a komşu olan Türkiye’nin de ABD’nin ilgisini çektiğini ve hak ettiğini söyleyerek, Türkiye’nin ABD ve Batı dünyası için taşıdığı önemin altının çizmiştir.[7] Truman’ın konuşmasında en çok vurguladığı şey, Sovyet yayılmacılığı ile komünizm yıkıcılığından oluşan totaliter saldırganlığın çevrelenerek durdurulması ve dünyanın özgür halklarının desteklenmesi olmuştur. Truman’a göre Doğu Avrupa kaybedildiğine göre yapılacak olan, Yunanistan, İran ve Türkiye’nin aynı akıbete uğramasının engellenmesiydi. Truman, açıkça isim vermese de konuşması boyunca hep Sovyetler Birliği’ne ve Komünist hareketlere yüklenmiştir.[8]

Başkan Truman bu konuşmasının ardından, Amerikan Kongresi’nden Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolarlık askeri yardım yapılması için kendisine yetki verilmesini istemiştir. Truman Türkiye’nin toprak bütünlüğünün Ortadoğu düzeninin kurulması için bir zaruret olduğundan altını çizmiştir.

Başkan Truman 12 Mart 1947 tarihli konuşmasının ardından yardım tasarısı Kongrede uzun tartışmaların ardından Yunanistan’a 300 milyon dolar, Türkiye’ye 100 milyon dolar verilmesi şeklinde “ Yunanistan ve Türkiye’ye Yardım Yasası ” adıyla 22 Nisan’da Senatodan 9 Mayıs’ta Temsilciler Meclisinden çıkarak ve 22 Mayıs’ta Başkan Truman’ın onaylanmasından geçerek yürürlüğe girmiştir. Senato’da konu ile ilgili tartışmalar sırasında, Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nin baskısı altında bulunmasının Boğazlardan Çin’e kadar olan Ortadoğu’yu ve Asya’yı tehlikeye sokacağı belirtilmiştir.[9]

Truman Doktrini, Sovyet tehlikesine karşı tek başına durmaya çalışan ABD’nin yardıma büyük bir ihtiyaç duyan Türkiye tarafından memnuniyetle karşılanmıştır. Bu doktrin Türk kamuoyu tarafından, Türkiye’nin Sovyet tehdidi karşısında bağımsızlığını korumasında büyük bir adım olarak görülmüştür.[10]

Nitekim Türk gazeteleri doktrin yararlarını anlatan haber ve köşe yazılarıyla dolmaya başlamıştır. Türkiye’ye bir taarruzun, bundan böyle ABD’ne bir taarruz olduğunu düşünen bazı yazarlar, Sovyet tehdidinin ortadan kalkacağını düşünmüşlerdi. Bazı yazarlara göre ise Türkiye artık uygar dünyanın ileri bir karakolu olmuştur.[11]

Yardım yasasında, mali yardımın yanı sıra malzeme, hizmet ve bilgi yardımı yapılması da kararlaştırılmıştır. Ayrıca yapılacak yardımın amacı dışında kullanılmaması hususu üzerinde durulmuş ve yardımın nasıl kullanılacağı konusunda denetleme yapmak amacıyla her iki ülkeye Amerikan askeri ve sivil personeli gönderilmesi kararlaştırılmıştır.

3- 12 Temmuz 1947 Antlaşması

Truman Doktrini’nin ilanından sonra, bu doktrin çerçevesinde verilecek yardımın yerinde ve amaçlarına uygun kullanılmasını denetlemek amacıyla Amerikan askeri ve sivil personelinin yardımı alacak ülkelere gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Bu doğrultuda Türkiye’ye yapılacak yardım konusunda ön hazırlık yapmak üzere 23 Mayıs 1947 tarihinde “ Oliver Heyeti ” olarak adlandırılan bir araştırma heyeti Türkiye’ye gelmiştir. Bu heyetle Türk görevliler arasında yapılan 6 haftalık görüşmeler sonunda, Amerikan Hükümeti’ne verilmek üzere, Türkiye’nin hangi alanlarda ne kadar yardım görmesi gerektiği konusunda bir rapor hazırlanmıştır. Bu raporda, Türkiye’nin bir yandan ekonomik durumunun kuvvetlendirilmesi için asker sayısının azaltılması, buna karşılık Türk Ordusunda silahların modernleştirilmesi tavsiyesi yer almıştır.

12 Temmuz 1947’de ise Truman Doktrini doğrultusunda Türkiye’ye yapılacak Amerikan yardımı ile ilgili olarak ABD ile Türkiye arasında antlaşma imzalanmıştır.[12]

Antlaşmaya göre ABD, Türkiye’ye silah, diğer askeri mühimmat, askeri uzman ile yol, liman, askeri tesis inşası için mali ve teknik destek sağlamayı taahhüt etmişti.[13] Bu antlaşma TBMM tarafından 1 Eylül 1947 tarihinde 5123 sayılı kanunla onaylanmıştır.

Antlaşmanın imzalanmasından sonra Türk yöneticileri, büyük bir yabancı devletin, Türkiye’nin iç işlerine karışmasını önlemek ve kamuoyunda bu konuda beliren bazı endişeleri gidermek amacıyla, antlaşmaya Amerikan yardımının kullanılma yer ve biçimleri hakkında sarih hükümler koymak istemişlerdir. Bu isteklerini Amerikan Hükümeti’ne kabul ettirme başarısını göstererek 12 Temmuz 1947 tarihli antlaşmanın ikinci maddesinde Amerikan yardımının bağlı olacağı kayıt ve şartlar birer birer sayılarak antlaşma gereğince yapılacak yardımın kayıt ve şartlarının ABD Başkanı tarafından bu amaçla görevlendirilen bir Misyon Başkanı tarafından Türk Hükümeti’ne danışılarak tespit edileceği belirtilmiştir. Maddenin 2. paragrafında Türk Hükümeti’ne Misyon Şefi’ne ve temsilcilerine yardımın kullanılışı hakkında her türlü bilgiyi ulaştırma sorumluluğu verilmiştir. Antlaşmanın içeriğinde yardım üzerinde Amerikan denetimi sınırlandırılmamıştır.

Amerikan basın ve radyo temsilciliklerine sağlanacak serbestliğe dair de Türk Hükümeti, bu antlaşmaya bir madde koydurtmuştur. Antlaşmanın üçüncü maddesine göre, Amerikan basın ve radyo temsilcilerinin bu yardımın kullanılışını serbestçe izleyip gözlemlerini bildirmelerine, ancak “ İki memleketin güvenliği ile kabili telif olduğu nisbette ” müsaade edilecektir[14] ifadesi kullanılmıştır.

12 Temmuz 1947 Antlaşması’nın en önemli maddelerinden birisi de, antlaşma yapıldıktan 17 yıl sonra Türk Hükümeti’nin karşısına çıkan dördüncü maddedir.[15] Bu madde ile Türk Hükümeti’nin ABD Hükümeti’nin izin ve onayı olmadan yardım olarak aldığı hiçbir malzeme ve bilginin mülkiyeti ve zilliyetinin devredemeyeceğini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin subay, memur yada ajanı(temsilcisi)sıfatını taşımayan kimselerin bu malzemeyi ya da bilgiyi kullanmasına izin vermeyeceği ve bu malzeme ve bilgiyi verilen amaçlar dışında kullanılmayacağı belirtilmiştir. Malzeme ve bilginin veriliş amacı, girişte belirtildiği gibi Türkiye’nin hürriyetini ve bağımsızlığını korumak ve ekonomik istikrarı sağlamak olduğundan, ABD yardımı ancak bu sınırları çizilen çerçeve içerisinde kullanılabilecekti. Böylece, Türkiye’nin ABD’nin aldığı silahları, kendi topraklarına yönelik bir saldırı durumunda kullanılabilmesi olanağı ortadan kaldırılmıştı. Antlaşmanın yapıldığı dönemde üzerinde durulmayan bu konu, Türkiye’nin 1964 Haziranında Kıbrıs’a yapılan düşünülen askeri hareket sırasında gündeme getirilecek ve Amerikan silahlarının Türkiye tarafından Kıbrıs’ta kullanılması engellenmeye çalışılacaktır.

Antlaşmanın dördüncü maddesiyle getirilen bu düzenlemenin, sadece Truman Doktrini çerçevesinde verilen 100 milyon dolar tutarındaki askeri malzeme ve yardıma ilişkin olduğu düşünülmemelidir. 1947’den sonra ABD tarafından Türkiye’ye yapılan her türlü askeri yardım aynı şarta bağlı olarak verilecek, bu da ABD’ne savunma alanında olduğu kadar dış politika alanında da bağımlı olunması sonucunu doğuracaktır.[16]

Truman Doktrini yardımlarının kullanıldığı yerler ise şu şekilde olmuştur.

Kara Kuvvetleri

48.500.000 dolar

Hava Kuvvetleri

26.750.000 dolar

Deniz Kuvvetleri

14.750.000 dolar

Mühimmat Takviyesi

5.000.000   dolar

Otoyolların Geliştirilmesi

5.000.000   dolar[17]

 

4- Truman Doktrin’in Sonuçları

Truman Doktrini çerçevesinde Türkiye’ye verilen malzemenin büyük bir bölümü savaş arttığı olmakla beraber, bunlar II. Dünya Savaşı’nın son yıllarında üretilmiş olduklarından, Türk ordusunun elinde bulunanlardan çok daha modern olma özelliği taşımaktaydı. Fakat Türkiye bu malzemenin bakım ve onarımı için yılda 400 milyon lira ayırmak zorunda kalmıştır. Bu da Türkiye’nin dış ekonomik ve siyasal bağımlılığını artıran bir etken olmuştur.[18]

Ayrıca ABD’nin verdiği silahların ve malzemenin kullanılmasını öğretmek maksadıyla askeri okullarımızda Amerikalı uzmanların nezaretinde askeri kurslar açılmıştır. Aynı maksatla Türkiye’den ABD’ne bu kurslarla ilgili elemanlar gönderilmiştir. Türk Ordusu’nun ikmal, eğitim ve tabiye(taktik) ile ilgili kitaplar ve talimatnameler tercüme ettirilerek uygulanmaya başlanmıştır. Askeri okullarımızda ve harp akademilerimizde değişiklikler yapılarak subay yetiştirmede Amerikan usulüne gidilmiştir.[19]

Birleşik Amerika’nın, Türkiye ve Yunanistan’a yaptığı yardımlar, bu devletin savaş sonunda yabacı ülkelere doğrudan doğruya yaptığı ilk dış yardım olduğu için, başlangıçta bağımsız bir program olarak yürütülmüştür. Fakat ABD, çok geçmeden daha geniş ve doğrudan doğruya dış yardım politikası izlemeye başlamıştır. Türkiye ve Yunanistan’a yapılan yardım bağımsız program olarak ancak bir yıl sürecek şekilde planlanmış ve 1948’de onaylanarak “ Dış Yardım Kanunu ” çerçevesi içine alınmıştır.[20]

Truman Doktrini, savaş sonrası Amerikan dış politikasında neticeleri günümüze kadar ulaşan çok önemli bir dönüm noktasını teşkil ettiği gibi, Türk dış politikasında da önemli gelişmelere neden olmuştur. Bu dönemden itibaren Batıya dönük bir dış politika ağırlık kazanmıştır. Bu doktrin, Türk-Amerikan ilişkilerinde müttefik olma yolunda atılan ilk adım olarak görülmüştür. Bunun içindir ki Truman Doktrini karşısında Sovyet basını büyük bir tepki göstermiştir.[21]

Ayrıca bu tarihe kadar Filistin Sorunu’nda Arap ülkelerini destekleyen Türkiye, kuruluşundan 10 ay sonra İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olmuştur. Ülkesindeki Musevilerin İsrail’e göç etmelerine izin vererek, Filistin’de Yahudi nüfusunun artmasına yardımcı olan Türkiye, bu politikası sonucunda Arap devletleriyle ilişkilerinin soğuk bir döneme girmesine yol açmıştır.[22]

Öte yandan 1949’da toplanan Arap devletleri kongresine de “ Asyalı değil ” Avrupalı bir devlet olduğu gerekçesiyle katılmayan Türkiye, yüzünü tamamen Batı’ya dönmüş ve dış politika hedeflerini Batı’nın dış politika hedefleriyle uyumlaştırma yoluna gitmiştir. 1955’te Bağlantısızlar hareketinin ortaya çıktığı Bandung Konferansı’nda bu tutum daha da belirginleşmiştir.[23]

B- MARSHALL PLANI

1- Marshall Planı’nın Ortaya Çıkışı, Nedenleri ve Amaçları

Marshall Planı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan Soğuk Savaş’ın önemli hazırlayıcı olaylarından biridir. Ayrıca bu plan, Truman Doktrini’nin bir tamamlayıcısı olarak ortaya çıkmıştır.[24]

II. Dünya Savaşı’nın getirdiği ağır tahribat sonrasında Batı Avrupa devletleri, ekonomik açıdan bir çöküş içinde bulunmaktaydı. Ekonomilerinin işlenmesini sağlayacak kaynak bulmaya çalışan Batı Avrupa ülkeleri, savaşı galibiyetle tamamlayan ve yeni oluşan dünya düzeninde önemli güçlerden biri olarak ortaya çıkan Sovyetler Birliği’nin komünist yayılımcı propagandası ile karşı karşıya kalınmıştır. Nitekim Batı Avrupa’nın bu kötü durumundan faydalanmak isteyen Sovyetler Birliği, komünizmi buralarda da yerleştirmek için faaliyetlere girişmiştir. Fransa ve İtalya’da karışıklıkların çıkması ve bu karışıklıkların komünist partiler aracılığıyla yapılması, ABD’nin mevcut Sovyet tehdidi karşısında Avrupa ülkelerini destekleme siyasetini ortaya çıkarmıştır.[25] Avrupa’nın ekonomik ve sosyal bünyesinin eski kuvvet ve enerjisini bulmasıyla Sovyet tehlikesinin önüne geçebileceğine inanan ABD, Batı Avrupa devletlerinin ekonomik sıkıntılarını çözmek amacıyla 1945 yılının ortalarında 1946 yılının sonlarına kadar bu ülkelere 15 milyar dolar yardım yaptırmıştı.[26] Ancak bu yardımın verimli kullanılmaması ve bu yardımlarla açıklarının kapatılması nedeniyle, alınan bu yardım Batı Avrupa’nın ekonomisine canlılık getirmemiştir. Avrupa’nın bu yardımlarla gelişemeyeceğini gören ABD, yeni bir planı uygulamaya karar vermişti.[27]

ABD Dışişleri Bakanı George Marshall 5 Haziran 1947’de Harvard Üniversitesi’nde verdiği söylevde, daha sonra kendi adıyla anılacak olan planı açıklamıştır. Avrupa’nın içinde bulunduğu duruma kısaca değindikten sonra, ABD’nin Avrupa uluslarının ortak bir imar planı içinde bir araya getirme kararlılığını ifade etmiştir. Marshall, Sovyetler Birliği de dâhil olmak üzere tüm Avrupa ülkelerini bu plana katılmaya davet etmiştir. Marshall’a göre ABD, dünyanın iktisadi sağlığına kavuşması için elinden gelen tüm yardımı yapmalıydı. Aksi takdirde siyasal istikrar ve devamlı bir barıştan söz etmek mümkün olmayacaktı. ABD, herhangi bir ülkeye ya da doktrine karşı olmayıp, açlığa, yoksulluğa ve kaosa karşı yönelmiş politikalar yürütmeyi amaçlıyordu.

Marshall’ın önerisinde üç nokta göze çarpmaktadır. Birincisi, Truman Doktrini’nde farklı olarak, ekonomik tamir üzerine vurgu yapılmaktadır. Yeni politika, açlık, yoksulluk ve kaosla mücadeleye yönelmiş olup herhangi bir askeri yardım söz konusu edilmemektedir. İkincisi, ulusal düzeyden, bölgesel düzeye ( tüm Avrupa kıtası ) çıkılmıştır. Daha önce Yunanistan ve Türkiye örneğinde görüldüğü gibi tek tek ülkelerle yardım ilişkisine giren ABD, bu politikasını değiştirmiştir. Üçüncüsü, bu girişimi engellemeye çalışacak hükümetler, siyasal partiler ya da grupların Amerika’nın direnişi ile karşılaşacakları ifade edilmiştir.[28] Bu sözler Sovyetler Birliği ile komünist partilere yönelik açık bir ihtar niteliği taşımaktadır.[29]

Amerikan Dışişleri Bakanı Marshall’ın açıklamasından sonra İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde 17 Temmuz 1947’de Paris’te 16 Avrupa devletinin katıldığı bir konferans yapılmıştır. Bu konferansta bir yandan Avrupa Ekonomik İşbirliği’nin temelleri atılırken, bir yandan da kurulan teknik komiteler Avrupa devletlerinin ihtiyaçlarını gösteren bir ortak rapor hazırlamışlardır. Bu rapor Amerikan Kongresi’nce kabul edilen yardıma esas oluşturulacak olan Amerikan raporlarının temelini teşkil etmiştir. Bu program üzerine Amerikan Hükümeti, 3 Nisan 1948 tarihinde “ Dış Yardım Kanunu ” çıkarmıştır. Amerikan Hükümeti bu kanuna dayanarak Avrupa ülkelerine ekonomik yardım yapmaya başlamıştır. Hemen sonrasında ise 16 Avrupa ülkesi 16 Nisan 1948’de Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nı kurmuşlardır. Marshall yardımının en büyük özelliği, verilen kredilerin düşük faizli (% 2,5 ) ve 15 yıl vadesiz olmak üzere 44 yıl gibi uzun vadeli olmasıdır.

Marshall planı üç amaca yönelik verilmiştir.

a- Batı Avrupa’yı ayağa kaldırarak dünya ticaretine kazandırmak,

b- Yardım alan ülkelerin ekonomilerini denetlemek,

c- Amerikan ekonomisini canlandırmak ve mallarına Pazar sağlamak.[30]

 

2- Türkiye ve Marshall Planı

Truman Doktrini’nin ilanı, ardından bu doktrin çerçevesinde imzalanan 12 Temmuz 1947 Antlaşması, Türkiye’yi belli ölçüde rahatlatmıştır. Ancak Türkiye, bundan sonra ekonomik açıdan kendini gösterebilmek için sermayeye ihtiyaç duymuştur.

Marshall Planı’nı Türkiye’nin kalkınması için bir araç olarak gören Türk Hükümeti, Paris’te toplanan İktisadi İşbirliği Konferansı’na katılmış ve Marshall Planı’nın öngördüğü işbirliği havası içinde kalkınma için ortak çabalarda bulunma arzusunu belirtmiştir. Memleketin ekonomik durumu hakkında ayrıntılı bilgi verilmiş ve savaş sonrasında hazırlanmış olan ekonomik kalkınma programını gerçekleştirmek için Marshall Planı’ndan 615 milyon dolarlık bir yardım istenmiştir.

Türkiye’nin Marshall Planı’ndan doğrudan doğruya yararlanabilmesi için girişilen görüşmeler çetin geçmiştir. Amerikalı uzmanlara göre, 15 aylık birinci devre süresince Türkiye, ekonomik yardıma ihtiyaç duymayacaktı. Çünkü Türkiye, savaşın tahribatına maruz kalmamıştır.[31] Ancak Türkiye’ye kısa vadede Türk ekonomisinin mevcut düzeyini korumaya yardımcı olacak mamul maddelerin gönderilebileceği açıklanmıştır. Böylece programın ilk 15 aylık dönemi için tarım ve madencilik sektörlerinde kullanılacak aletler, elektrik malzemeleri, nakliye kamyonları, petrol ürünleri ve kereste olarak, 58.900.000 dolarlık bir yardım yapılması öngörülmüştür.[32]

Amerikalı uzmanların bu olumsuz tavrı, Türk kamuoyunda endişeyle karşılanmıştır. Türkiye’yi ekonomik olarak yalnız bırakan ABD’nin ilerde siyasi olarak ta yalnız bırakabileceği dile getirilmeye başlanmıştır. Türk Hükümeti, bundan sonra doğrudan Amerikan Hükümeti’ne başvurarak Türkiye’nin Marshall Planı içine alınmasını istemiştir. Bu arada Ankara’daki ABD Büyükelçiliği, Washington’a bir rapor yollayarak, Türkiye’nin ekonomik durumu dolayısıyla yardım verilecek ülkeler listesine alınması gerektiğini belirtmiştir. [33]

ABD, plan içine alınabilmesi için, Türkiye’nin kalkınma planında Marshall Planı’nın ruhuna uygun bazı değişiklikler yapmasını istemiştir. Verilecek yardım, tarımsal üretimin artırılması, tarım aletlerinin modernizasyonu ve ulusal ulaşım sisteminin yenilenmesi için kullanılacak ve Türkiye, özellikle Batı Avrupa ülkeleri için bir gıda ve hammadde deposu haline gelecekti. Sanayi alanında ise, değerli madenlerin, özellikle ABD savunması için büyük öneme sahip olan Kromun çıkarılmasına önem verilmeliydi. Türkiye, bu istekleri yerine getireceğini bildirdikten sonra, ABD Türkiye’nin Marshall Planı’nda yararlanabilmesini kabul etmiştir.[34]

Bu karar, Türkiye’de memnuniyetle karşılanmıştır. 16 devlet arasındaki işbirliği antlaşmasının 16 Nisan 1948’de Paris’te imzalanmasından birkaç ay sonra, 4 Temmuz 1948’de Ankara’da ABD ve Türkiye arasında Ekonomik İşbirliği Antlaşması imzalanmış ve ekonomik yardım başlamıştır.[35] Antlaşma 8 Temmuz 1948’de TBMM tarafından onaylanmıştır.[36]

 

3- Marshall Planı’ndan Alınan Yardımlar ve Kullanıldığı Yerler

Marshall Planı’ndan alınan yardımların miktarı, değişik kaynaklarda farklı rakamlar şeklinde olmasına rağmen bu rakamlar genel itibariyle birbirine çok yakındır. Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye 1948-1952 yılları arasında yaklaşık 352 milyon dolar tutarında yardım yapılmıştır. Yardımların 175 milyon dolarlık kısmı, Amerikan raporlarında mal satın alınması için verilen doğrudan yardımlardır. Doğrudan yardımların 84 milyon doları hibe ve 17 milyon doları da şarta bağlı yardım olarak verilmiştir. Geriye kalan 177 milyon dolarlık bölüm ise dolaylı yardımlardır.

Türkiye’ye gelen Amerikalı uzmanların görüşleri çerçevesinde yardımların %60’ı tarım alanında kullanılmıştır.[37] Bu alandaki yatırımlar, daha ziyade tarımın sürat, verim ve sahasını arttırma amaçlarına yönelik yapılmıştır. Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’nün Mayıs 1952’de TBMM’ne sunduğu bilgiye göre, sırasıyla tarım, maden endüstrisi, tüketim maddeleri, ulaştırma ve et ve balık endüstrisi en büyük harcamaların yapıldığı yerler olmuştur. Modern tarım alet ve makineleri, endüstri tesisleri için ham madde ve makineler ithal edilmiş, sulama tesisleri kurulmuş, kömür ocakları, limanlar ve hidroelektrik tesislerine yatırımlar yapılmış, birçok karayolu inşa edilmiş, çelik endüstrisi yeniden organize edilmiş, demir ve krom ocakları modernleştirilmiş, et ve balık kombinaları kurulmuş ve mamul tüketim maddeleri ithal edilmiştir.

Bu surette Marshall Planı yardımları ile yatırım projeleri finanse edilmiş, ithal malların bedelleri ödenerek ödeme dengesi düzeltilmeye çalışılmış, karşılık paralar ile savunma gücü takviye edilmiş ve kısmen bütçe açıkları kapatılarak mali istikrarın sağlanmasına çalışılmıştır. Hibe ve mal satışından doğan karşılık paraların en büyük kısmı; Dışişleri Bakanı Köprülü’nün verdiği bilgiye göre, milli savunma alanlarında harcanmıştır. Kamu sektörü yatırımları ikinci, özel sektör alanları ise üçüncü yeri almıştır.[38]

Bu yardımların kullanım alanlarının ve genel olarak Türk ekonomisinin temel hedeflerinin Amerikalılarca belirlenmesi sonucunda, Truman Doktrini ile gelen yardımlar gibi Marshall yardımları da 1950’lerin başlangıcından itibaren Türkiye’nin her alanda dışa bağımlı hale gelmesine doğru giden yolda önemli bir kilometre taşı olmuştur.[39]

Marshall Planı yardımlarının sona erdiği 1952 yılından itibaren ABD, Avrupa’ya ve bu oranda Türkiye’ye yardımlarını “ Savunma Desteği ” ilkesine göre yapmıştır. Amerikan yardımları bundan sonra esas olarak iki şekilde olmuştur. Kredi ve hibe.[40] Hibe yardımları, başlangıçta Amerikalı uzmanların yönlendirdiği alanlara yatırım yapılması için kullanılırken, 1945’ten itibaren doğrudan doğruya ithal malların finansmanına ayrılmıştır. 1954’ten sonra ise hibe yardımları nakti olmaktan çıkmış ve ABD, ihtiyaç fazlası tarımsal üretimini hibe yardımı adı altında Türkiye’ye göndermeye başlamıştır.[41]

Önceleri belli bir proje veya programa mutlak olarak bağlanmadan verilen ABD yardımları, 1960 senesinde Türkiye’de planlı ekonomi devresinin başlamasından sonra, kamu sektörünün hazırladığı proje veya programların ihtiyaç gösterdiği ithalatın finansmanı için verilmiştir.

1952 sonrasında Türkiye’nin Marshall Planı çerçevesinde;  hibe, borç ve diğer biçimleri içeren Amerika ekonomik yardımları;

1953

46.200.000

Dolar

1954

92.500.000

Dolar

1955

68.100.000

Dolar

1956

99.900.000

Dolar

1957

96.900.000

Dolar

1958

85.700.000

Dolar

1959

103.300.000

Dolar

1960

84.400.000

Dolar

Amerikan kredi yardımlarının koşullarına gelince; 1955 mali yılına kadar verilmiş olan krediler %2,5 faizli ve 35 yıl vadeli olmuştur. 1955-1957 mali yıllarında verilmiş olan krediler vadesi 40 yıl olup, dolar olarak geri ödenecekse yüzde 3, mahalli parayla ödenecekse % 4 faizlidir. 1958 yılından itibaren kredi yardımları yok denecek kadar azalmıştır.[42]

KAYNAKÇA

1- ARMAOĞLU Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 15. Basım, Alkım Yayınevi, Ankara,2005.

2- ATAÖV Türkkaya, Amerika, NATO ve Türkiye, Aydınlık Yayınları, 2. Baskı, Ankara 1969

3- GÖNLÜBOL Mehmet, Haluk Ülman, Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1995), 9.Baskı Siyasal Kitapevi, Ankara,1996.

4- GÜLER Yavuz, II. Dünya Savaşı Sonrası Türk- Amerikan İlişkileri(1945-1950), (http://www.kefad.gazi.edu.tr/2004.2/209-224 pdf.pdf )

5- KÜRKÇÜOĞLU Ömer, Türkiye’nin Arap Ortadoğu’suna Karşı Politikası (1945-1970) ,S.B.F. Yay., Ankara 1970.

6- MC GHEE George, ABD-Türkiye-NATO-Ortadoğu, çev., Belkıs Çorakçı, Bilgi Yayınları, Ankara, 1992.

7- SANDER Oral, Türkiye’nin Dış Politikası, İmge Kitapevi, 2. Baskı, Ankara 2000.

8- SANDER Oral, Siyasi Tarih(1918-1994 ), İmge Yayınevi, 9. Basım, Ankara, 2001.

9- SARAY Mehmet, Sovyet Tahdidi Karşısında Türkiye’nin NATO’ya Girişi, III. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Hatıra ve Belgeleri, 2. Baskı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2000.

10- USLU Nasuh, Türk Amerikan İlişkileri, 21. Yüzyıl Yayınları, Ankara, 2000.

11- ÜLMAN Haluk, Türk Amerikan Diplomatik Münasebetleri(1939-1947), S.B.F.,Dış Münasebetler Ens. Yay.,Ankara, 1961.

12- YALÇIN Durmuş,(V.d.), Türkiye Cumhuriyeti Tarihi II, Ankara Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

 

 


[1]Sander Oral, Türkiye’nin Dış Politikası, İmge Kitapevi, 2. Baskı, Ankara 2000, s. 110.

[2]Gönlübol Mehmet, Haluk Ülman Olaylarla Türk Dış Politikası(1919-1995), 9.Baskı Siyasal Kitapevi, Ankara,1996,s.201

[3]Armaoğlu Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, 15. Basım, Alkım Yayınevi, Ankara,2005,s.430-431

[4] Ülman Haluk, Türk Amerikan Diplomatik Münasebetleri(1939-1947), S.B.F., Dış Münasebetler Ens. Yay.

,Ankara, 1961, s.93-94

[5] Oral Sander, Siyasi Tarih(1918-1994 ), İmge Yayınevi, 9. Basım, Ankara, 2001, s.257.

[6]Sander. a.g.e., s..257-258.

[7] Oran, a.g.e., s.528-529.

[8] Uslu Nasuh, Türk Amerikan İlişkileri, 21. Yüzyıl Yayınları, Ankara, 2000, s.216.

[9]Armaoğlu, a.g.e., s.443.

[10] Yalçın Durmuş,(V.d.), Türkiye Cumhuriyeti Tarihi II, Ankara Araştırma Merkezi, Ankara, 2006, s.465.

[11] Oran, a.g.e., s.532.

[12] Güler Yavuz, II. Dünya Savaşı Sonrası Türk- Amerikan İlişkileri(1945-1950),(http://www.kefad.gazi.edu.tr/2004.2/209-224 pdf.pdf )

[13] Uslu, a.g.e., s.98.

[14] Oran, a.g.e., s.532.

[15] Güler, a.g.e., s.218.

[16] Oran, a.g.e., s.534.

[17]McGhee George, ABD-Türkiye-NATO-Ortadoğu, çev., Belkıs Çorakçı, Bilgi Yayınları, Ankara, 1992, s.90.

[18] Oran, a.g.e., s.534.

[19] Saray Mehmet, Sovyet Tahdidi Karşısında Türkiye’nin NATO’ya Girişi, III. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Hatıra ve Belgeleri, 2. Baskı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2000,s.159.

[20] Oran, a.g.e., s.535.

[21]Armaoğlu, a.g.e., s.443.

[22]Kürkçüoğlu Ömer, Türkiye’nin Arap Ortadoğu’suna Karşı Politikası (1945-1970) ,S.B.F. Yay., Ankara 1970, s. 30

[23] Oran, a.g.e., s.537.

[24]AtaövTürkkaya, Amerika, NATO ve Türkiye, Aydınlık Yayınları, 2. Baskı, Ankara 1969, s.122.

[25]Gönlübol ve diğerleri, a.g.e., s.439.

[26]Armaoğlu, a.g.e., s.443.

[27] Güler,a.g.e.,s.220.

[28] Oran, a.g.e., s.538-539.

[29]Ataöv,a.g.e., s.124.

[30] Güler,a.g.e.,s.220-221.

[31]Gönlübol ve diğerleri, a.g.e., s.441.

[32] Oran, a.g.e., s.539-540.

[33] Ülman, a.g.e.,s.118.

[34] Oran, a.g.e., s. 540.

[35]Gönlübol ve diğerleri, a.g.e., s.447.

[36] Güler,a.g.e.,s.222.

[37] Oran, a.g.e., s. 543.

[38]Gönlübol ve diğerleri, a.g.e., s.451.

[39] Oran, a.g.e., s. 542.

[40]Gönlübol ve diğerleri, a.g.e., s.457-458.

[41] Oran, a.g.e., s. 553.

[42]Gönlübol ve diğerleri, a.g.e., s.458.

   
© Bu sitenin içerik hakları tamamen korunmaktadır. | www.akademiktarih.com